Size bir hikaye anlatacağım. Çocuklarınızın çocukları bunu ‘annemin/babamın bir arkadaşı görmüş’ diye anlatacak ve kuşaklar sonra şehir efsanesine dönecek bu hikaye, kaydedin isterseniz şimdiden, tarih de bize şahitlik etmiş olur böylece…
Pandemi başlarında yazdığım birkaç yazı ve çektiğim birkaç fotoğrafta eteklerimi kendim diktiğimi anlatmıştım size. Bir hobi, terapi, minimallik gibi birçok nedenle bu yöntemi tercih ediyorum. Diktiklerimi giymeyi seviyorum ve insanların ”eteğiniz çok hoş nereden aldınız?” sorusuna ”ben diktim” demek de ruhumu okşuyor açıkçası.
Geçtiğimiz hafta içinde yine gittiğim kumaşçıda yaşadığım deneyimi anlatacağım sizlere fakat ondan önce, tam kumaşlar arasında gezerken aklıma gelen bir hikayeyi de anlatmazsam bu yazı hem eksik kalır hem de amacına ulaşmaz diye düşünüyorum. Anlatacağım hikayeye sosyal medyayı aktif kullanan herkes en az bir kez denk gelmiştir, bu nedenle kısaltarak anlatacağım, dileyen hikayenin uzun halini de Google üzerinden bulabilir…
Hikaye özeti şöyle; bir eski bakan bir programa konuşmacı olarak davet ediliyor ve sırası gelince kürsüye konuşmaya çıkıyor, konuşmaya başladığında elinde kâğıt bardakta kahve var. ”Daha önce” diyor, ”buraya konuşma yapmak için gelmiştim, konvoy eşliğinde, korumalarla, VİP girişten salona alınmıştım, bekleme salonunda değil, VİP salonda beklemiştim, cam bardakta kahvem gelmişti, korumalar eşliğinde salona alınmıştım. Bugün bu konuşmayı yapmak için kendi imkanlarımla geldim, herkesle birlikte bekleme salonunda bekledim, kahve makinasından kahvemi kağıt bardakla kendim aldım…”
Geçen haftaya dönüyorum tekrar, kumaşlar arasında dolaşırken, bir çift mavi göz ile göz göze geldim ve ikinci kez tekrar baktım. İlayda’ya dönüp fısıltı ile ”ben bu kadını tanıyorum ama kimdi” dedim. Ve aynı anda ”aaaaaaa” diye şaşkın bir ifade ile ‘Zehra Zümrüt ŞELÇUK bu kadın, Aile eski bakanı’ dedim. İlayda Google görsellere girdi ve doğruladı kadını. Alışveriş bitip kasaya aynı anda yöneldik, O aldığı kumaşları kendi eliyle koydu tezgaha ben de kendi seçtiğim kumaşlarımı koydum yanına. ”Nasılsınız? Sizinle konuşmamdan rahatsız olursunuz belki diye önce konuşmak istememiştim” dedim. ”Estağfurullah, çok teşekkür ederim iyiyim, siz nasılsınız?” diye sordu hoş bir eda vardı yüzünde bu soruyu sorarken. Ve ben tekrar ayrıldım oradan mağazanın iç kısmına doğru.
Bir amca seslendi, ”Ben seni tanıyorum, sen Keçiören’de oturuyorsun.” uzaklaştığım için sohbetin ses yükselen kısımlarını duydum sadece; Zehra Hanım ”Ben çalışma eski bakanıyım” dedi kasaya parasını öderken…
Amca ‘SEN’ dedi, Zehra Hanım kasaya parayı kendisi ödedi…
Zehra Hanım makamdayken ‘sen’ şeklinde hitap edilse belki göz altına bile alınabilirdi amca….
…Elinde tuttuğu kağıt bardağı biraz yukarı doğru kaldırarak ve dikkatleri çekerek ona, sözünü şöyle tamamladı ”korumalar, karşılamalar, cam bardak bana değil makamımaymış, kağıt kahve bardağı ise bana‘
Paralel evrende ya da bir sosyal medya hikayesinde rast gelecek kadar absürt bu hikaye, bir kumaşçıda çuvaldan kumaş ararken Ankara’da İzmir Caddesi’nde yaşandı.
Makamlarınızın bir gün geçeceğini, makam ile oluşan sahte, gösterişli çevrenin bir gün biteceğini unutmayın ve makamlarınıza güvenmeyin! Sonunda geleceğiniz yer kağıt bardaklı bir kumaşçı dükkanı olmasın…
Cam bardak ile Kağıt bardak arasında bir seçim ve layık olma meselesidir hayat, sevgimize ve verdiğimiz değere layık olun, makamınız umurumuzda bile değil…
Yalnızca insan değilseniz Hiç’siniz…



Kağıt bardakların sağlıkla huzurla kaleme alınıp gelecek nesillere aktarilacagi güzel günler olsun…
BeğenLiked by 1 kişi
Makamı dahi olamadı yüzlerce belki binlerce insanın. Molozlar ile beton parçaları ve demir çubukları ile çevreye atıldılar. Belki de karton bardaklar vardı baş uçlarında. Ama şükür benim CANLARIM cam bardaklı, mezar taşlı makamlarda uyuyorlar şimdi. Ne olursan ol mekanın sahibi seni bir dakika da harcayabiliyor. Makamına bakmadan.
BeğenLiked by 1 kişi